Diyelim, önümüzdeki Cumartesi günü sizin için çok önemli bir görüşmeye gideceksiniz. Bu görüşmenin kiminle yapılacağı hayalini size bırakıyorum. Buluşma nedeniniz ister yıllardır peşinde koştuğunuz ve sizinle buluşmayı sonunda kabul eden bir karşı cins olsun, ister çalışmak için hayallerinizi süsleyen şirketin gönderdiğiniz 15 özgeçmişten sonra beklediğinizden de iyi bir pozisyon için sizi çağırdığı görüşme olsun.

Bütün hafta boyunca “o an” a kendinizi odakladığınızı düşünün, telefonlar, mesajlar ve düşünceler hep aynı konuyla ilgiliydi, yani Cumartesi günkü buluşma…

Görüşmenin yapılacağı sabah en janti kıyafetlerinizi giymiş, çok sevdiğiniz ve sadece hafta sonları kullandığınız küçük ama “sizin” aracınızla yola çıkmaya hazırsınız. Normalde gideceğiniz yere, hele bir de Cumartesi günü olduğu için ulaşmanızın en fazla yarım saat süreceğini biliyorsunuz. Ama siz işi şansa bırakmama eğilimindesiniz ve her ihtimale karşı bir saat önce yola çıkıyorsunuz. İçiniz neşe dolmuş durumda, en sevdiğiniz şarkı aracınızın radyosunda çalıyor, hava tek kelimeyle mükemmel. Bugün keyfinizi kimse bozamaz,yoksa bozabilir mi?  Eğer siz de “bahtsızlık sendromu” çeken Türklerdenseniz bu an itibarıyla çoktan bakalım ne terslik çıkacak diye düşünmeye başlamış olmalısınız. Doğru söyleyin lütfen başlamıştınız değil mi?

Yolunuzun üzerinde hafta içleri trafiği oldukça sıkışan ama hafta sonları problem yaratmayan bir geçit var. Müziğe eşlik ederek heyecanla yolunuza devam ederken bu geçide doğru geliyorsunuz ve o da ne? Karşınızda manasız ve nedeni belli olmayan bir sıkışıklık var. Araçlar neredeyse duruyor. Sağa sola bakınıyorsunuz ama bir şey anlayamıyorsunuz. Ama yine de içiniz rahat, ne de olsa erken çıkmışsınız. Bu sırada önünüzde umursamaz olduğu aracında çaldığı müzikle alakalı kafa hareketlerinden belli bir şoförün olduğunu farkediyorsunuz.  Bu adam o kadar rahat ki, zaten milim milim ilerleyen trafiğin farkında değilmiş gibi sürekli önüne başka araç geçmesine izin veriyor. O izin verdikçe de, trafik daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Bu durumda  ne yapardınız? Selektör mü çekerdiniz, kornaya neredeyse direksiyonu delecek gibi basar mıydınız, aracınızdan çıkıp öndeki şoföre girişir miydiniz, yoksa dayanamayıp arkadan tamponuna değdirir miydiniz, ya da kendi kendinizi mi yemeye başlardınız? Unutmayın ki, kaçırma olasılığınız olan randevu belki de hayatınızın akışını tamamıyla değiştirebilecek. Gerçekten çok zor bir durum değil mi? Bu arada bazı okurlarımızın “sinirlenmenin gereği yok, telefonumu açar gecikeceğimi söylerim” veya “şerit değiştirirdim” dediğini de hissedebiliyorum. Senaryoda onlar için de bir hoşluk hazırladım. Diyelim ki telefon ettiler ve sakin bir şekilde gecikebileceklerini ilettiler. Ama o ne, karşıdaki kişi durumu hiç de sakin bir şekilde kabul etmeye niyetli değil ve sizi bu görüşmeyi yeterince ciddiye almamakla itham ediyor. Şerit değiştirmek ise neredeyse imkansız çünkü önünüzdeki kişinin rahatlığı yüzünden devasa bir kamyon yanınızda aracınızdan sadece 5 cm uzakta sizi sıkıştırmış durumda. Şimdi ne yapacaksınız peki?

trafik01

Bu sırada trafikte az da olsa bir açılma olur ama önümüzdeki densiz hala hareket etmekte gecikmektedir. Ne acıdır ki, artık kaçacak başka şerit de kalmamıştır, çünkü yol tek şeride düşmüştür. Yavaş da olsa önünüzdeki araç harekete geçer. Sabrınız tükendiği için sizde kontrolünüzü kaybederek hızlanmaya kalkarsınız ve çarparsınız. Sonuç; maalesef hasar büyük olmasa da ortada bir kaza vardır. Hem görüşmenizi kaçıracak hem de arkanızda bulunan yüzlerce aracın sürücüsünün “hayır duasını” alacaksınız, ayrıca kim bilir polis ne zaman gelecek. Bu sırada önünüzdeki aracın sürücüsü hiç istifini bozmadan cep telefonuyla konuşmaya devam etmektedir.

Böyle bir durumda en sakin olanımız bile neye kızacağını bilemez duruma gelir. Yeterince erken çıkmadığı ve kontrolünü kaybettiği için kendine mi? Binlerce araba varken sizin önünüze denk gelen umursamaz sürücüye mi? Bir haftadır görüşmek için sabırsızlandığınız kişinin anlayışsızlığına mı? Yol çalışması yapan karayollarına mı? Şerit değiştirmenizi engelleyen devasa kamyona mı? İşte çoğu Türkler, böyle bir durumda kaldıklarında yukarıda bahsettiğim herkese ve her şeye sövdükden sonra akıllarına ne kadar “bahtsız” oldukları gelir.

O kadar bahtsızlardır ki, kader bir gün olsun onlara gülmemiştir. Hatta hayatları boyunca gün yüzü görmemişlerdir. Etraflarındaki hiç kimsenin bu kadar şanssızlığı yoktur. Yukarıda anlattığım basit bir trafik sıkışıklığı durumu bakınız nelere yol açmıştır. Çoğumuzun kabul etmekte zorlansak da, sıklıkla başvurduğu ve inandığı bu düşünce alışkınlığına “bahtsızlık sendromu” diyebiliriz.

Bahtsızlık sendromuna göre  yaşayanlar bütün evrenin kendilerini zor durumda bırakmak üzere çalıştığına inanmışlardır. Bahsettiğimiz olayı incelediğimizde, ilahi güçlerin sırf o kişiyi geciktirmek için yol çalışması yaptırdığını, trafiğin tarihte ilk defa bir Cumartesi günü sıkıştığını, bunlar da yetmezmiş gibi milyonlarca araç arasından sırf onu gıcık etsin diye önündeki aracın özenle seçilerek oraya getirildiğini samimiyetle düşünürler. Bu düşünce yapısına göre ilahi güçlerin hiç bir işi yoktur ve kafayı onlara takmıştır. Dayanamayıp bir de olayı genellerler ve “ben ne talihsiz, ne bahtsız bir adamım…bir gün de benim yüzüm gülsün, el alem ne yapsa başarıyor ben bir yerden bir yere bile gidemiyorum” benzeri kişisel aşağılamalara da girerler.

Sonuç; bozulan moral, azalan tolerans, kötümser bakış açısı ve başarısız ilişki yönetimi. Başka bir deyişle kendi kendini yok eden bir sistem. Yazık değil mi, kendi ipinizi kendiniz çekiyorsunuz. Hem de sizi üzenlerin zerre kadar umurunda ve farkında olmadan. Boşu boşunuza kendinizi harap etmeye değmez değil mi? Sakın ben böyleyim değişemem demeyin, siz kendinizi değişmeye ikna edemezseniz başkalarını nasıl ikna edeceksiniz?

Bu durumda başlangıç noktamız kesinlikle biz olmalıyız. Unutmayalım ki, hayattaki tek gerçek algımızdır. Olaylara bakış açımız nasılsa biz oyuz. Nasıl hissediyorsak öyle davranırız ve karşımızdakilere sözlü iletişimi bile kullanmadan mesajımızı veririz. Öncelikle kendimizi ikna edici bulmuyorsak başkasını nasıl ikna etmeye çalışabiliriz ki. Gelin şu “yedisinde neyse yetmişinde de o” deyişini işimize geldiği gibi yorumlamayalım.

Öncelikle gerekiyorsa “değişebileceğiniz” konusunda bir anlaşma yapalım. Tabii ki genetik kodlarla gelen karakteristik özelliklerden bahsetmiyorum. Sadece alışkanlıklardan, yani sonradan öğrenilmiş/kazanılmış  düşünce kalıplarından bahsediyorum. Nasıl bir alışkanlık zamanında kazanılmışsa, zamanı gelince  aynı şekilde yerine yenisi konabilir. Zaman, “bahtsızlık sendromu” nun yerine “gerçekçi tutum” u koymanın zamanıdır.

Trafik hikayemizin hayatla ne kadar benzerlik gösterdiğini farketmişsinizdir. Herkesin bir yola çıkma nedeni vardır. Bir kere yola çıktıktan sonra durmak mümkün değildir. Zaman zaman dinlenebilirsiniz ama duramazsınız, sadece gitmek istediğiniz yeri değiştirebilirsiniz. Aynen gerçek hayatta olduğu gibi sizi alıkoyacak, engelleyecek hatta yolunuzu değiştirmek zorunda bırakacak durumlar olacaktır. Önemli olan bu durumlar karşısındaki tutumunuzdur. Her zorlukta “bahtsızlık sendromu” nu yaşamaya devam ederseniz, gitmek istediğiniz yere yaklaşamazsınız bile.